Sonbaharda doğmak ayrıcalıktır. Hele bir de aylardan “Kasım”sa..
Hem de en büyük ayrıcalıktır çünkü; sonbaharda doğmak, ölüm mevsimde doğmaktır..
Ölüm mevsimi olarak hep kış aylarını bildiniz fakat yanılıyorsunuz. Ölümün mevsimi, bizatihi kendisi sonbahardır. Baharı “doğmak” yazı “canlılık” bildiniz, kışı ise “ölüm”.. Lakin kış mevsimi uykudur, uyanış için, doğum için hazırlıktır. Toprağa düşen tohumlar bu mevsimde uyur, baharda uyanırlar. Baharda filizlenir tohumlar, bitkiler, ağaçlar ve insanlar; baharda dirilirler. Gelişirler, serpilirler yaza kadar. Yazın olgunlaşır, en güzel zamanlarını yaşar, bu dünyaya meyvelerini sunarlar. Yaz bittiğindeyse ölüm başlar. Yazın bitişiyse sonbaharı getirir. İşte o yüzden sonbahar ölüm demektir. Nebatat ve hayvanat, her şey bu mevsimde ölür ve toprağa karışır..
Ölümün rengi de sonbaharın rengi de aynıdır; sarıdır. Doğada kuruyan, solan, ölen her şey sarıdır; karıştıkları, gömüldükleri toprak da sarıdır. Akşam vakti sonbaharını yaşayan, âleme rengini veren güneş de sarıdır. Lakin yumurta sarısı değil; bildiniz onu siz, Haşim’den bildiniz..
Sonbaharda doğmak ayrıcalıktır, diyince kiminiz şaşırdınız. Ölüm dedim, ölüm mevsimi dedim, bu zamanda doğmaya ayrıcalık dedim diye şaşırdınız belki. Belki biraz da merak ettiniz ayrıcalık bunun neresinde..
Her şeyin doğduğu anda, baharda, doğmak bir aynılık, bir benzerlik ve belki de bir özentilik. Peki ya yaz ve kış; biri erken biri geç doğum sadece. Ölüm mevsiminde doğmak, her şeyin bittiği bir yerde doğmak, sonda başlamak bir farklılık bir ayrıcalık değildir ne nedir..
Lakin her ayrıcalığın ve farklılığın bir bedeli var elbet. Ölüm acıdır ve sonlar hep acıyla biter. Mutlu son ancak ve ancak filmlerdedir. Sonbaharda doğmak bu acıyla doğmak demektir. Sonbaharda doğmak, dünyanın tüm ölümlerinin acılarının sizin sırtınıza binmesi demektir. Bu acılarla doğmak, bu acıların yüküyle yol almak, bu acılarla bir yaşam sürmeye çalışmak zorunda oluştur, bu ayrıcalığın diyeti. Ve her adımınızda bir yük daha eklenerek büyür yükünüz; ve her adımınızda bir yara daha açılır bağrınızda gitgide genişleyen. Bunca belinizi büken yük, acıtan ve kanatan yara yetmezmişçesine bu halinizi tasvirle aşağılanırsınız. Onlar fark etmezler bunu, hatta yardım ettiğini sanır kimi de. Kimimize bunlar da yetmez başkalarının dertleriyle uğraşır, onlarınkini de ekleriz bu ağır yüklerimize. Yanımızda hissettiğimiz değerlidir bizim için ona yük taşıtmayız, ya da en azını.. Kimimizin bacakları yorgun düşer artık ve arar: Açık denizde sığınılacak bir liman, desem çok gelir, en küçüğü kâfidir; oturup soluklanılacak bir söğüt belki bir çınar gölgesi.. Lakin bununla bile yadırganabilir, yargılanabilirsiniz..
Kısacası sonbaharda doğmak böyle bir ayrıcalıktır. Lakin sonbaharda doğmak sonbaharda değil son baharda doğmaktır..
O söğüt gölgeleri sadece son baharda doğanlara değil de ilk baharda doğanlara da ayrıcalık gelmeye başladığında son baharda doğan ile ilk baharda doğan arasında bir fark kalmıyor. Yanımızda hissetsek yeterli oluyor bazen, bazen o bile fazla geliyor. Ölüm mevsiminde doğmak, küllerden yeniden doğmaya benzetilmek sadece bir ayrıcalık değil bir lütuf da aynı zamanda.
@serdar yigitol
Son sözümde de belirtiğim gibi “Lakin sonbaharda doğmak sonbaharda değil SON BAHARDA doğmaktır..”
Dediğin gibi sonbaharda doğmak bazen lütuf bazen kahır.. Ne demişler lütfun da hoş kahrında hoş..
cok farklı duygular uyandırdı bende sonbaharın hüznü işte
çok sacma bi yorum ayrıyeten sonbaharda doğum yaptığım için çok mutluyum
Öncelikle fikir belirttiğiniz için teşekkürler..
Lakin edebiyatta bu türe “deneme” denir ki kanıtlanma amacı güdülmeksizin herhangi bir konuda yazılırlar..
Yazılanlar da bana ait fikirler beğenmek mecburiyetinde değilsiniz ama yorum olarak “saçma”(başka bir kelimeydi ki ben yayınlamadan değiştirdim) yazmanız doğru değil..